Chapter 0 - Prologue

 Ben Kael.


Bugün de gri bir sabah, soluk bir şehirde uyandım.
Dışarısı sessizdi, ancak etraftan gelen hafif bir uğultu vardı; şehir hayatının klasik monotonluğu.

Penceremin önünde yaşlı bir ağaç, yapraklarını yavaş yavaş döküyordu. Damlalar, camda çıt pıt sesler çıkararak akıyordu. Hava serindi fakat soğuk değildi. Daha çok içimi hafifçe üşüten bir serinlik vardı.

Kahvemi hazırlarken mutfaktaki eski saat tik tak etmeye başladı. Saat kaç bilmiyorum, zaten hiç bakmıyorum saate. Zaman, benim için bir anlam ifade etmiyor.

Dışarı çıkmadan önce saçlarımı topladım. Aynaya baktım, yüzüm yorgundu. Gözlerimde hafif bir donukluk vardı. Kendimi tanımlamam gerekirse… belki de biraz uzak, biraz sessiz biriydim.

İşe gitmek için evden çıktım. Sokaklarda yürürken insanları izledim. Çoğu acele ediyordu. Telefonlarına bakıyor, kulaklıklarıyla kendi dünyalarına dalmışlardı. Ben ise yalnızca etrafı gözlemliyordum. Muhtemelen bu, onlar için yapabileceğim tek şeydi.

Yolumun sonunda küçük bir kitapçı vardı.
Burası benim küçük mü küçük dünyam.
Sakin, tozlu, eski kitaplarla dolu bir sığınak.
Burada zaman yavaşlar, hayat daha az karmaşık görünür. Nefes alabildiğimi hissettiğim nadir yerlerden biri.

İçeri girince her zamanki gibi tahta kapı gıcırdadı.
Yaşlı adam -her zamanki yerinde- arka köşede oturuyordu.
Gözlüklerinin ardından bana bakmadan hafifçe başını salladı.
Selamımız bu kadardı. Fazlası yok.

Kitapları raflara dizerken, düşüncelerim uzaklara kaydı.
“Bugün farklı bir şey olacak mı?” diye kendi kendime sordum.
Ama cevabı bilmiyordum. Asla öğrenemeyecektim de.
Çünkü burası, her şeyin aynı kaldığı yerdi. 

Kitapları raflara dizerken toz parmak uçlarıma yapıştı.
Her kitabın kapağı başka bir yorgunluk taşıyordu; bazısı yıpranmış, bazısı hiç açılmamış gibiydi.
İnsanlar buraya genelde sessizlik aramak için gelmezdi.
Ama ben burada sessizliği buluyordum. Belki de o yüzden buradaydım.

Kapı arada bir çalıyordu.
İçeri kısa boylu, orta yaşlı bir kadın girdi. Kalın paltosunu çıkarmadan, doğrudan felsefe rafına yöneldi.
Ona daha önce de rastlamıştım.
Her gelişinde yalnızca bir kitap alırdı ve asla konuşmazdı.

“Günaydın,” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı.

Başını çevirip hafifçe gülümsedi ama cevap vermedi.
Burada bazı insanların sessizlik ile konuşabildiğini öğrendim.
O yüzden zorlamadım.

Saat on bir sularında yaşlı kitapçı — ismini hiç sormadım, o da bana söylemedi — bana doğru geldi.
Elinde sararmış bir fiş vardı.

“Bu siparişi sen bulabilir misin? Gelen kitaplar arasında olmalı.” dedi.

Başımı salladım.
O da başka bir şey söylemeden döndü.
Beni işe alırken tek şartı vardı:
“Sorular sormayacaksın.”

Ben de sormadım.

Depoya indim.
Nemliydi. Raflarda karışık kutular, içine yığılmış kitaplar.
Kartonlar üzerime devrilmeye meyilli, ama ben alışkınım.
Kutuların arasında aradığım kitabı bulmaya çalışırken gözüm başka bir şeye takıldı: sarı bir zarfa.

Üzerinde hiçbir yazı yoktu.
İçini açmadım.
Yalnızca hafifçe elimle bastırdım.
Bir mektup ya da belge gibi değildi.
Sertti. Belki küçük bir defter.
Ama onunla ilgilenmedim.
Henüz zamanı değildi.

Yukarı çıktım. Sipariş edilen kitabı yaşlı adama verdim.
Elini hafifçe kaldırıp teşekkür etti.
Sonra yine kendi köşesine döndü, eski radyosunu açtı.
Radyoda cızırtılı bir klasik müzik çalmaya başladı.

Gün böyle akıyordu işte.
Konuşmalar az, hareketler ölçülü.
Ama ben seviyorum bu düzeni.
Kaosun oldukça dışında.
Saklanmak için ideal.

Öğle arası geldiğinde dışarı çıktım.
Kitapçıyla aynı sokakta bir kafe vardı. Her zaman aynı masaya otururdum, pencere kenarındaki o sakin yere.
Kahvemi sade alırdım, şekersiz.
Garson kız bana “yine aynısı mı?” diye sormadan getirirdi.
İsmimi sormaz, ben de onun adını bilmem.
Ama birbirimizi tanıyoruz gibi.

Sokaktan geçen insanları izlerdim.
Bir çocuğun elindeki balon ipini bırakıp gökyüzüne bakışı…
Bir adamın düşürdüğü gazeteyi almak yerine devam edişi…
Bir kadının gözlerini yere dikerek yürüyüşü…

Hepsi küçük detaylar.
Ama bana bir şey anlatıyorlardı.
Sadece ne olduklarını henüz çözememiştim.

Kafeden döneli 10 dakika olmuştu.
Zarf aklıma geldi ancak üzerine düşünmedim.
Sadece orada olduğunu bilmek yetti.
Sebebini bilmiyorum ama onu açmayı gereksiz bir şey olarak gördüm.

Kitapları yerleştirirken kapının çıngırağı yine çaldı.
İçeri orta yaşlı, kısa sakallı bir adam girdi.
Üzerinde koyu renk bir kaban, elinde eski tip bir deri çanta vardı.
Bakışları kitaplardan çok mekânın kendisini tarıyor gibiydi.

“Depo kısmında felsefe kitapları da var mı?”
diye sordu, doğrudan.

Bir anda irkildim. Ancak belli etmedim.
Normalde kimse depo hakkında konuşmazdı.
Zaten müşterilerin girmesi yasaktı.

“Hayır,” dedim, kısa ve net.
“Sadece çalışanlar kullanıyor.”

Adam başını salladı.
Ama sonra ekledi:

“Anladım. Ama içeride bazı ‘unutulmuş şeyler’ olmalı. Genelde öyle yerlerde saklanır…”

Ne dediğini tam anlayamadım.
Tonlaması garipti.
Sanki kitaptan bir alıntı yapar gibi.
Ya da çok eski bir alışkanlığı hatırlatır gibi.

Elini çantasına attı, küçük bir defter çıkardı.
Üzerinde hiçbir yazı olmayan düz, siyah bir defter.
İçinden ince bir kitap çıkardı ve onu aldı.

Kasaya geldiğinde yüzüme bakmadan sordu:

“Uzun süredir burada çalışıyor musun?”

“Yaklaşık bir yıl,” dedim.
“Neden sordunuz?”

Adam omuz silkti.

“Sadece... bazen biri ne kadar uzun kalırsa, bazı şeyler o kadar görünür olur.”

Bu sefer doğrudan gözlerime baktı.
Gözlerinde bir şey yoktu.
Ama o söz...
Boş değildi.

Kitabını alıp gitti.
Çıngırak çaldı, kapı kapandı.
Ama içimde o ses kaldı.
“Bazı şeyler görünür olur.”

Depoya dönüp tekrar zarfı almak istedim.
Ama yapmadım.
Henüz değildi. Hem zarfı ima ettiği ne malum?

O gün mesai erken bitti.
Yaşlı kitapçı, yorgun olduğunu söyleyip dükkânı bana bıraktı.
Kapattım, ışıkları söndürdüm.

Zarf orada kaldı.
Ama gözlerimi çevirdikçe… sanki beni izliyordu.

Eve yürürken hafif bir sis çökmüştü.
Sokak lambaları, ışığını sisin içinde dağıtıyor, her şeyin konturunu yumuşatıyordu.
Normalde huzur verici olurdu.
Ama bu sefer... sanki bir şeyin üstünü örtüyordu.

Kapımı açtım, içeri girdim.
Her şey yerli yerindeydi.
Ama sessizlik bu kez daha derindi.
Daha keskindi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Chapter 1 - Gözden Kaçmayan Şeyler

Chapter 2 - İçeridekiler