Chapter 2 - İçeridekiler
Hayat bazen bir nesnenin sessiz ağırlığında saklıdır. Küçük, sıradan görünen bir şey… ama içinde taşıdığı ihtimal, insanın nefesini fark ettirmeden keser.
Bu gece, o ağırlık masamda duruyor.
Odam karanlık değildi, ama aydınlık da sayılmazdı. Tek ışık kaynağı, yarı açık perdeden sızan solgun sokak lambasıydı. Toz zerrecikleri, o ışık huzmesinde yavaşça süzülüyordu—sanki zaman bile ağır çekimde akıyordu.
Masamın üzerinde, defterlerin, yarım kalmış notların ve soğumuş kahve fincanlarının arasında, o zarf vardı.
Zarftan gözlerimi çekmeye çalıştım. Başarısız oldum.
Görmüyordum, izliyordum.
Günün yorgunluğu omuzlarımı çökmüş gibi hissettiriyordu ama asıl ağırlık başka yerdeydi. İçimde. Sanki göğüs kafesimin ortasında, görünmez bir taş duruyordu. Her nefes alışımda biraz daha büyüyordu.
“Belki de açmam gerekmiyor,” dedim kendi kendime. Sesim boş odada hafif yankılandı.
Ama beynimin arka planında, fısıltıya benzeyen başka bir ses cevap verdi:
Kael… zaten buraya kadar geldin.
O an fark ettim—ellerim titriyordu.
Dizlerimi masanın altına çekip, sandalyeyi hafifçe öne ittim. Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Kalbim göğsüme değil, boğazıma atıyormuş gibi hissettiriyordu.
Elimi uzatmadan önce zarfı uzun uzun inceledim.
Kenarı hafif yıpranmıştı. Sol üst köşesinde, silikleşmiş bir damga. Üzerinde harfler var ama okunmuyor. Kâğıdın dokusu kalın ve pürüzlüydü—sıradan bir kırtasiye zarfından farklı.
Bir kenarında, sanki nemden veya elde uzun süre tutulmaktan oluşmuş, hafif koyu lekeler vardı.
Çekmeceden, annemin bana yıllar önce verdiği mektup açma bıçağını çıkardım. İnce, gümüş rengi, sapında küçük bir desen…
O an, nedense annemin yüzü gözümde belirdi. En son ne zaman hatırlamıştım ki? Sanki hafızamda, bazı yerler bilinçli olarak silinmiş gibiydi.
Ucunu zarfa yerleştirdim.
Bıçağın metali, terli parmaklarımın arasından soğuk bir rahatlama verdi. Derin bir nefes aldım. Ve tek hamlede, kâğıdı sessizce yardım.
Zarfın içinden üç fotoğraf ve sararmış bir kâğıt çıktı.
Kâğıdı kenara bırakıp fotoğrafları elime aldım.
İlk fotoğraf: Loş ışıklı bir otel lobisi. Beş ya da altı kişi oturuyor. Hepsinin yüzünde belirsiz bir gerginlik var; gülümsemeye çalışıyorlar ama gözleri gülmüyor. Fotoğrafın köşesi hafif yanmış, o yanık izinin kokusu hâlâ hissediliyor gibi.
İkinci fotoğraf: Aynı kişiler, bu kez gece vakti bomboş bir caddede. Arka planda, “Mariner Hotel” tabelası. Tabelanın bazı harfleri eksik, geri kalanları pas içinde. Fotoğrafa dikkatlice baktım. Bir pencerenin arkasında… belirsiz bir silüet var mıydı, yoksa ışığın oyunu mu?
Üçüncü fotoğraf…
Boğazım düğümlendi.
Küçük bir çocuk. Yüzü net değil ama saçlarının şekli, omuzlarının duruşu… ve o koyu mavi mont.
Annemin bana aldığı, çocukluğumda kaybolan mont. Onu bir daha hiç bulamamıştık.
Kalbim yavaşladı, ama daha sert atmaya başladı.
Bu olamazdı.
Sararmış kâğıdı açtım. Üzerine daktiloyla yazılmış tek bir cümle:
“Onlar seni hatırlamıyor olabilir, ama sen hatırlamalısın.
17 Ekim, 23:47.
Aynı yerde ol.”
İki gün sonrasının tarihi. Yer belirtilmemiş. Ama otel… fotoğraflardaki otel ipucu olmalıydı.
Telefonumu alıp “Mariner Hotel” yazdım. Tek sonuç: 2005’ten beri kapalı, terk edilmiş. Resmî olarak güvenlik nedeniyle giriş yasak.
Tam o sırada, mutfaktan tek bir “tık” sesi geldi.
Küçük, ama sessizliğin ortasında boğuk bir tokmak gibi. Ayağa kalktım.
Mutfak boştu. Ama o an gözüm pencereme kaydı.
Karşı apartmanın karanlık pencerelerinden birinde, hareketsiz bir silüet duruyordu. Yüzü görünmüyor, ama hissediyorum—bakıyor.
Fotoğraftaki belirsiz silüete tıpatıp benziyor.
Gözlerimi kırptım. Yok oldu.
Boğazıma kadar yükselen soğuk bir hisle geri çekildim. Fotoğrafları ve notu tekrar zarfa koyup masaya bıraktım. Ama biliyordum…
Artık geri dönüş yoktu.
Merak bazen bir zehirdir. Önce hafif dokunur, sonra damarlarına işler. Ve fark etmeden seni bir yola sokar.
Ben çoktan o yoldayım.
Zarf masada duruyor. Açık, ama hâlâ sanki bir parçası gizli kalmış gibi. Fotoğraflar, kenarlarından taşmış hâlde bana bakıyor. Gözlerimi kaçırmaya çalıştıkça, varlıkları daha çok hissediliyor. Bir an pencereye yöneliyorum, soğuk camdan dışarı bakıyorum. Yağmur durmuş, ama kaldırımlardaki su birikintileri hâlâ titriyor.
Odaya döndüğümde, fotoğrafların yeri değişmiş gibi geliyor. Belki de sadece yanlış hatırlıyorum… ya da öyle olmasını umuyorum. Elimi uzatıp toparlamak istiyorum ama parmaklarımın ucuna kadar gelen o gerginlik, beni durduruyor. Onları tekrar zarfın içine koyup saklamak… belki işe yarar. Ama biliyorum ki o zaman da aklımda kalacaklar.
Koltukta oturuyorum, tavana bakıyorum. Saat ilerlemiyor. Hava ağırlaşıyor, nefes almak bile daha fark edilir bir çaba haline geliyor. Göz kapaklarım ağırlaşıyor derken mutfaktan gelen hafif bir tıkırtı, beni yerimden sıçratıyor. Ayağa fırlayıp bakıyorum. Her şey yerli yerinde… en azından ilk bakışta öyle.
Yorumlar
Yorum Gönder