Chapter 4 - Yoksa?

 Anahtarı cebime koyduğum an, ağırlığını hissettim. Metalin soğukluğu avucumdan çok daha derine işliyordu; sanki cebimde değil de içimde taşıyordum onu. Dükkân sessizdi. Raflardaki kitaplar bile susmayı öğrenmiş gibiydi.

Depo kapısına bir daha baktım.

Açmadım.

Bugünlük bu kadardı.

Yaşlı kitapçı gelmedi. Ne telefon, ne bir not daha. Sanki dükkân, yalnızca bana emanet edilmemişti—bana bırakılmıştı. Kapattım. Çıngırağın sesi bu kez kısa ve isteksizdi.

Eve dönerken şehrin ayrıntıları daha keskin görünüyordu. Duvarlardaki çatlaklar, kaldırım taşlarının arasına sıkışmış izmaritler, terk edilmiş bir dükkân vitrininde yansıyan silik yüzüm… Hepsi, sanki bana ait olmayan ama beni tanıyan şeylerdi.

Anahtarı çıkardım, yürürken parmaklarımın arasında çevirdim.

Üzerinde küçük bir oyuk vardı. Fark etmemiştim. Yakından bakınca, neredeyse silinmiş bir sembol seçiliyordu—iki çizgi ve aralarında bir boşluk. Bir kapı gibi. Ya da bir eşik.

Eve vardığımda saat kaçtı bilmiyorum. Ama gökyüzü kararmakla kalmamış, ağırlaşmıştı. Penceremi açtım. Soğuk hava içeri doldu. Derin bir nefes aldım; içimdeki basıncı biraz olsun hafifletti.

Masaya oturdum. Zarf, fotoğraflar, anahtar… Hepsi önümdeydi artık. Saklamıyordum. Kaçmıyordum. Bu, garip bir rahatlama getirdi. Tehlikeli bir rahatlama.

Fotoğraflara bir kez daha baktım.

Otel lobisindeki insanlar… Yüzlerini inceledim. Birinin bakışı tanıdık geldi. Çok zorlayınca, zihnimin bir köşesi sızladı. Gözlerimi kapattım.

Bu kez görüntü daha net geldi.

Aynı lobi. Aynı insanlar.

Ama bu sefer ben de oradaydım.

Çocuk değildim. Şimdikinden biraz daha genç… ama bendim. Bir sandalyede oturuyor, kapıya bakıyordum. Yanımda biri vardı. Konuşuyordu ama sesini duyamıyordum. Sadece ağzının hareket ettiğini görüyordum. Sonra ışıklar titredi.

Gözlerimi açtım.

Nefesim hızlanmıştı.

Demek mesele yalnızca hatırlamak değildi.

Mesele, unutmamın bir sebebi olmasıydı.

Telefonum titredi. Numara gizliydi.

Açmadım.

Bir daha titredi.

Bu kez açtım.

Karşıdan nefes sesi geldi. Uzun, ölçülü. Sonra tanımadığım bir erkek sesi konuştu:

“Oraya gitmeden önce bilmen gereken bir şey var.”

Sessiz kaldım.

“Mariner Hotel bir yer değil,” dedi ses.

“Bir sonuç.”

“Ne demek bu?” diye sordum.

Kısa bir duraksama oldu. Sonra:

“Oraya giden herkes bir şeyini bırakır. Kimi anısını. Kimi adını. Kimi… kendini.”

“Sen ne bıraktın?” dedim.

Telefon kapandı.

Ekrana baktım. Siyah camda kendi yansımam vardı. Bir an için, arkamda başka bir siluet gördüğüme yemin edebilirdim. Döndüm. Oda boştu.

Ama artık emin olduğum bir şey vardı:

17 Ekim’e iki gün kalmıştı.

Ve ben yalnız gitmeyecektim.

Çünkü bazı şeyler, yalnızca seni çağırmaz.

Seni hazırlar.

Anahtarı tekrar elime aldım.

Bu kez soğuk değildi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Chapter 0 - Prologue

Chapter 1 - Gözden Kaçmayan Şeyler

Chapter 2 - İçeridekiler